ZİYA GÖKALP
Türk milliyetçiliğinin babası olarak anılan Ziya Gökalp, Türkçülük akımının fikir önderlerindendir. Sosyolog, yazar, şair ve siyasetçi kimliğiyle tanınan Ziya Gökalp hiç şüphesiz Türk tarihinde kalıcı iz bırakan şahsiyetler arasındadır. 23 Mart 1875 tarihinde Diyarbakır’da doğan Gökalp Meclis-i Mebusan’da ve TBMM’de milletvekilliği yapmıştır.
Bazı tarihçiler, Ziya Gökalp bunu hiçbir zaman kabul etmese de, onun kürt kökenli olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddaalara karşılık olarak ise Gökalp şu cevabı vermiştir:
“Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet eğitime dayalıdır.”
Askeri lisede eğitim alan Ziya Gökalp daha o yıllarda özgürlük ateşiyle yanmaya başlamış ve padişahın otoritesine baş kaldırmıştır. Son sınıfta öğrenciyken “Padişahım çok yaşa!” yerine “Milletim çok yaşa!” diye bağırması hakkında soruşturma açılmasına neden olmuştur. Gökalp Jön Türkler’den etkilenmiş, İttihat ve Terakki Partisi’nde görev almıştır. Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak nedeniyle tutuklanmış ve bir dönem cezaevinde kalmıştır.
Ziya Bey Osmanlı Devleti’nin parçalanmaya başladığı dönemde Türkçülük ideolojisiyle milleti ve devleti ayakta tutmaya çalışmıştır. O’na göre devletin devamını sağlamak ancak ve ancak Türkçülük ideolosine sahip çıkmak suretiyle gerçekleştirilebilirdi.
Gökalp gençlik yıllarında çeşitli dergilerde yazı yazarak daha sonraki yıllarda ise siyasetin içinde bizzat yer alarak ülküsünü toplumsal hayatta canlandırmaya girişmiştir. Ziya Bey o yıllarda yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı desteklemiş ve İstanbul merkezli Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer almıştır.
Ziya Gökalp’ın eğitimle ilgili düşünceleri ve faaliyetleri dikkate değer bir diğer konudur. İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü olan Gökalp sayesinde üniversitelerimize toplumbilim girmiştir. Darülfununda ve Eğitim Fakültesi’nde onun eğitimle ilgili görüşleri kabul görmüştür. Diğer taraftan Ziya Bey lise programlarına sosyal bilimler dersi koydurtarak bu disiplinin okullarımıza girmesini sağlamıştır.
Düşüncelerini “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” diye özetleyen Ziya Gökalp Türk-İslam kültürü ile Batı kültürünün bir sentezine ulaşmayı amaçlamıştır. Ona göre ne bireyi temel alan liberalizm ne de sınıfsız bir toplumu amaçlayan marksizm Türk milletine uymamaktadır. Temelini Fransız Sosyolog Emile Durkheim’den alan “Dayanışmacılık” düşüncesi Gökalp’ın esas felsefesini teşkil etmekteydi. Ona göre toplum meslek gruplarına ayrılmalı ve bu bu meslek grupları dayanışma içinde olmalıydı. Toplum ancak ve ancak bu dayanışma sonucu huzura erişebilirdi. Nihayetinde Ziya Gökalp önce Türkiye Türkçülüğünün, daha sonra Oğuzculuğun ve son olarak da Turancılığın destekçisidir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk bir fikir, bir düşünce ve bir bilim adamı olan Ziya Gökalp hakında şu sözü söylemiştir:
“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır.”
Dil ve Edebiyat profesörü Mahmet Kaplan ise Ziya Gökalp hakkında şöyle bir ifadede bulunmuştur:
“Atatürk ilkelerinin temelinde Ziya Gökalp’ın fikirleri vardır.”
Ziya Gökalp fikirlerini çok sayıda eserle açıklamıştır. Söz konusu eserler mlli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bunların arasında en önde geleni ise hiç şüphesiz “Türkçülüğün Esasları”dır. Bu eserinde Gökalp Türkçülüğü şu şekilde tanımlamıştır:
“Türkçülük, Türk ulusunu yükseltmek demektir.”
Bir fikir adamı olan Ziya Gökalp düşüncelerini yazdığı şiirlere de yansıtmıştır.
“Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan”
Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı eserinde aşağıdaki dizelere yer vermiştir.
Güzel dil Türkçe bize,
Başka dil gece bize;
İstanbul konuşması,
En saf, en ince bize.
…..
Açık sözle kalmalı,
Fikre ışık salmalı,
Müteradif sözlerden
Türkçesini almalı
…..
Türklüğün vicdanı bir,
Dini bir, vatanı bir,
Fakat hepsi ayrılır,
Olmazsa lisanı bir.
Bu şiir Gökalp’ın “Dilde Türkçülük” ile başlayan Ulusçuluk akımının, düşün alanında öncüsü ve düzenleyicisi olduğuna işaret etmektedir.
Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eserinde yazdığına göre;
“Kültür ulusal olduğu halde, uygarlık uluslararasıdır.”
“Durkheim’in toplumbiliminde, öbür olaylar ekonomik olaylara neden olduğu gibi, ekonomik olaylar da öbür toplumsal olaylara neden olabilir.”
2 Kasım 2019 Cumartesi
NAZIM HİKMET
NAZIM HİKMET
20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Nazım Hikmet (1901-1963) dünyanın en büyük şairleri arasında yer almıştır. Asıl ustalık alanı şiir olmakla beraber oyun yazarlığı, hikâye yazarlığı ve fıkra yazarlığı gibi edebiyatın diğer alanlarında da sanatçı boy göstermiştir. Nazım Hikmet’in lakabı ise “Mavi Gözlü Dev” veya “Güzel Yüzlü Şairdir”.
Sanatçı Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerindendir. Nazım Hikmet’in eserleri birçok dile çevrilmiştir. Şair eserlerinde Rus asıllı Mayakovski’nin kullandığı şiir tekniğini kullanmıştır. Bununla beraber Nazım Hikmet’in ölümünden sonra bıraktığı eserler üzerine çok sayıda tahlil yapılmıştır.
Burada sizlere Nazım’ın eserlerinden alıntılar sunacağım:
O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ
O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi
…
Nazım Hikmet’in bu dizeleri, onun insani duygulara ne kadar derinden dokunduğunu göstermektedir.
YAŞAMAYA DAİR
…..
Mesela kolların bağlı arkadan sırtın duvarda
Yahut kocaman gözlüklerin
Beyaz gömleğinle bir laboratuarda
İnsanlar için ölebileceksin
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken
Hem de en güzel
En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde
…..
“Yaşamaya Dair” adlı şiirinden aldığımız bu mısralar Nazım’ın insanlık aşkını en yüce duygularla yaşadığının ve aktardığının bir örneğidirler.
MUTLULUĞUN RESMİ
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat?
Bu şiir hiç şüphesiz Nazım Hikmet’in siyasi kimliğini vurgulamakta ve benimsediği fikirlerin duygularına nasıl yansıdığını okuyucunun beğenisine sunmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin bir üyesi olan Nazım Hikmet eserlerinde aşk, sevgi, özgürlük gibi evrensel değerleri işlemesinin yanı sıra komünizmi de yüceltmiştir. Nitekim siyasi kimliğinden dolayı sanatçı çok sayıda davada yargılanmış ve uzun bir tutukluluk süreci geçirmiştir. Ömrünün son dönemlerinde komünist ideolojinin ana vatanı olan Rusya’ya gitmiş ve bu nedenle Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Yaşadığı bir kalp krizi neticesinde hayata gözlerini yuman sanatçının mezarı Rusya’dadır. Mezarında rüzgâra karşı yürüyen adam profilini canlandıran bir mezar taşı bulunmaktadır.
20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Nazım Hikmet (1901-1963) dünyanın en büyük şairleri arasında yer almıştır. Asıl ustalık alanı şiir olmakla beraber oyun yazarlığı, hikâye yazarlığı ve fıkra yazarlığı gibi edebiyatın diğer alanlarında da sanatçı boy göstermiştir. Nazım Hikmet’in lakabı ise “Mavi Gözlü Dev” veya “Güzel Yüzlü Şairdir”.
Sanatçı Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerindendir. Nazım Hikmet’in eserleri birçok dile çevrilmiştir. Şair eserlerinde Rus asıllı Mayakovski’nin kullandığı şiir tekniğini kullanmıştır. Bununla beraber Nazım Hikmet’in ölümünden sonra bıraktığı eserler üzerine çok sayıda tahlil yapılmıştır.
Burada sizlere Nazım’ın eserlerinden alıntılar sunacağım:
O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ
O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi
…
Nazım Hikmet’in bu dizeleri, onun insani duygulara ne kadar derinden dokunduğunu göstermektedir.
YAŞAMAYA DAİR
…..
Mesela kolların bağlı arkadan sırtın duvarda
Yahut kocaman gözlüklerin
Beyaz gömleğinle bir laboratuarda
İnsanlar için ölebileceksin
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken
Hem de en güzel
En gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde
…..
“Yaşamaya Dair” adlı şiirinden aldığımız bu mısralar Nazım’ın insanlık aşkını en yüce duygularla yaşadığının ve aktardığının bir örneğidirler.
MUTLULUĞUN RESMİ
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat?
Bu şiir hiç şüphesiz Nazım Hikmet’in siyasi kimliğini vurgulamakta ve benimsediği fikirlerin duygularına nasıl yansıdığını okuyucunun beğenisine sunmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin bir üyesi olan Nazım Hikmet eserlerinde aşk, sevgi, özgürlük gibi evrensel değerleri işlemesinin yanı sıra komünizmi de yüceltmiştir. Nitekim siyasi kimliğinden dolayı sanatçı çok sayıda davada yargılanmış ve uzun bir tutukluluk süreci geçirmiştir. Ömrünün son dönemlerinde komünist ideolojinin ana vatanı olan Rusya’ya gitmiş ve bu nedenle Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Yaşadığı bir kalp krizi neticesinde hayata gözlerini yuman sanatçının mezarı Rusya’dadır. Mezarında rüzgâra karşı yürüyen adam profilini canlandıran bir mezar taşı bulunmaktadır.
FATİH SULTAN MEHMET
FATİH SULTAN MEHMET
Osmanlı hanedanlığı soyundan olan Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) İstanbul’un fethiyle çağ açıp çağ kapatan büyük bir hükümdar olma onurunu yaşamış ender şahsiyetlerdendir. Bu nedenle kendisine “çağ açan hükümdar” da denilmektedir. İstanbul’un fethiyle Fatih, dünyanın en uzun ömürlü devleti olan 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet çıkardığı yasalarla devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirmiştir. Diğer taraftan toplumbilimci Prof. Dr. Emre Kongar, Fatih (II. Mehmet) ile ilgili şöyle bir ifadede bulunmuştur:
“Türk tarihine iki büyük insan damga vurmuştur; Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet.”
Fatih doğduğunda Osmanlı Devleti’nin başkenti Edirne idi. Çocukluğunda çok haylaz olan Fatih, babası tarafından küçük yaşta eğitilmeye başlanmıştır. Otoriter bir âlim olan Molla Gürani ve Akşemsettin Fatih’in en önemli hocalarındandır. Fatih Sultan Mehmet Osmanlı tahtına oturmadan önce diğer Osmanlı prensleri gibi sancaklarda devlet görevi üstlenmiş ve deneyim kazanmıştır.
Fatih, askeri başarılarla Osmanlı Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürmüştür. Hiç şüphesiz bu başarıların arkasında yatan temel unsur Fatih’in bilime ve kültüre önem vermesi olmuştur. Nitekim Fatih bilime, tarihe ve felsefeye özel ilgi göstermiştir. Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphanesi vardı. Diğer taraftan Fatih, Avni takma adıyla şiirler yazmıştır. Bilim adamlarını ve edebiyatçıları desteklemiştir. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçunun İstanbul’da kalmasını sağlamış ve İtalyan ressam Gentile Bellini’yi 1479’da İstanbul’a getirterek resimlerini yaptırmıştır.
Diğer taraftan Fatih, Osmanlı Devleti’ne düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yapmıştır. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnamesi, sonraki dönemde de yürürlükte kalmıştır. Bu kanunname, tahta çıkan padişaha devletin geleceği için kardeşlerini öldürme hakkı veriyordu.
Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500’den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı, İstanbul’da bir cami ile medrese, kitaplık, aşevi, darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi’dir.
Fatih Sultan Mehmet eğitime de büyük önem vermiştir. Onun zamanında İstanbul’un ilk yüksek öğretim kurumu olan Sahn-ı Seman açılmıştır. Pozitif bilimlerin okutulduğu bu kurumun yönetimi ve programlanmasını Ali Kuşçu üstlenmiştir.
Hz. Muhammed, Fatih’in İstanbul’u fethinden çok önce İstanbul için şöyle bir ifadede bulunmuştur:
“İstanbul’u fethedecek komutan ne büyük komutandır, onu fethedecek asker ne güzel askerdir.”
Bu övgü dolu sözler hiç şüphesiz Fatih Sultan Mehmet’in fetih aşkını kamçılamıştır.
Fatih dönemi Osmanlı Devleti’nin en parlak yıllarından olmuştur. Bu nedenle dönemin kültürel, sosyal, askeri, politik ve ekonomik yapısı incelenmeye değerdir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Takvimler 19 Mayıs 1881’i gösterdiğinde dünya tarihine damga vuran isimlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiştir. Türk milletince ulu önder ve ölümsüz kahraman olarak anılan büyük Atatürk, Türk tarihine silinemeyecek izler bırakmıştır. Bir asker, bir devlet adamı ve bir aydın olarak Yüce Türk ulusuna ömrünü feda eden Atatürk şu sözüyle bu gerçeğin altını çizmektedir: “Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Türk ulusuna birçok eser armağan eden Atatürk; “Benim en büyük eserim cumhuriyettir.” diyerek Cumhuriyet’e olan sevgisini ve saygısını taahhüt etmiştir. Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar geçen süreçte Türk ulusu Atatürk ilkeleri ve inkılâplarına bağlı kalarak siyasi bütünlüğünü muhafaza etmiştir. Nitekim istikrarsızlığın kol gezdiği Orta Doğu’da Türkiye halkı yaklaşık seksen yıl boyunca Atatürk ilkeleri ve inkılâplarında bütünleşerek istikrar abidesi örneği göstermiştir. Birçok savaşta kahramanlık gösteren Atatürk uluslararası siyasette barışçıl ve insancıl bir politika izlemiştir. Ölümsüz önder Atatürk’ün; “Yurtta sulh, cihanda sulh.” sözü bu saptamayı doğrular niteliktedir. Bununla beraber İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşundan sonra buraya gelen ulu önder Yunan bayrağının yere serildiğini görünce bayrağın yerden kaldırılmasını emretmiştir. Bu olay Gazi’nin ne kadar saygılı ve hassas olduğunun açık bir göstergesidir. Atatürk gençlere ve çocuklara büyük önem veren bir liderdi. “Eğitimin temeli disiplindir.” diyen ulu önder ayrıca dil devrimiyle beraber başöğretmen unvanını almıştır. Gazi’nin “Bütün umudum gençliktedir.” sözü bir milletin geleceğinde eğitimin ve gençliğin ne kadar öneme sahip olduğuna işaret etmektedir. Çok sayıda harpte gösterdiği kahramanlıklarla ulusuna cesaret aşılayan ölümsüz kahraman 19 Mayıs 1919’da Anadolu hareketini başlatmak için Samsun’a çıktığında elindeki tek silah halkın iradesi ve kendisinde olan inançtı. İşgaller altında olan Anadolu’nun kurtarılması için halkı örgütleyen Mustafa Kemal çelik gibi bir iradeyle bu amacına ulaşmak için mücadele etmiş ve sonuçta arzuladığı bağımsız yeni Türk devletini kurmuştur. Çanakkale Savaşları’nda ulu önderin: “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye dek geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.” sözü askerlik mesleğinin kutsallığına olan inancını dost ve düşmanın zihinlerine kazımıştır. 10 Kasım 1938’de vefat eden Atatürk’ün naaşı geçici olarak konulduğu Etnografya Müzesi’nden alınarak, 1953 yılında büyük bir törenle, 15 yılda inşaa edilen, Anıtkabir’e defnedilmiştir. Mekânı cennet olsun!
Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.
Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.
Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekâyı eğitmektir.
Vatan ve Cumhuriyet, çalışkan insanların omuzlarında yükselecektir
Eğitimin temeli disiplindir.
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.
Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.
İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
Yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.
Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.
|
TÜRKLERDE DEVLET
Devlet toplumsal hayatın vazgeçilmez kurumlarının en önde gelenidir. Uluslar varlığını devletlerin koruyuculuğu altında sürdürebilmektedirler. Devletin kökenlerini eski çağların ilkel topluluklarında yer bulan kabile ya da klanlara dayandırabiliriz. Temel hukuksal kurallar aracılığıyla suçluları yargılayıp cezalandırmak, sınırları çizilmiş olan ülkeyi iç ve dış tehlikelerden korumak devlet kurmanın temel gerekçeleridir. Devlet öz olarak halk, egemenlik ve ülke unsuru olmak üzere üç temel unsurdan oluşmaktadır.
Egemenlik unsuru tarih boyunca milletlerin hayatında önemli çalkantılara sebep olmuştur. Egemenlik anlayışındaki değişimler toplumlarda derin izler bırakan etkilere yol açmıştır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal Türk Kurtuluş Savaşı ve devrimleriyle egemenliği Osmanlı Hanedanlığından alıp Türk milletine armağan etmiş ve bunu “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” diyerek Cumhuriyete dost ve düşmanın beyinlerine kazımıştır. Dolayısıyla devlet organizasyonunda egemenlik unsuru tarih boyunca en dinamik yapıyı oluşturmuştur denilebilir.
Türklerde devlet olgusunun yerini ise eskilerin şu ifadesi açıkça göstermektedir. “İki Yahudi bir araya gelirse şirket kurar; iki Türk bir araya gelirse devlet kurar.” M.Ö. 200’lü yıllarda kurulan Büyük Hun İmparatorluğu ile başlayan devlet kurma geleneği Türklerin kurduğu son devlet olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kadar süregelmiştir. Bu süre zarfında Türk milleti çok sayıda devlet kurmuştur. Diğer taraftan yüzyıllar öncesinde olduğu kadar günümüzde de önemi büyük olan devletin askeri faaliyetleri ilk Türk devletlerinin öncülüğünde sistematik bir niteliğe bürünmüştür. Hun imparatoru Mete’nin geliştirdiği onluk askeri yapı zamanın en büyük devleti olan Çin İmparatorluğu başta olmak üzere dünya devletlerini etkilemiştir.
Diğer taraftan Türklerde tarih boyunca ordu-devlet anlayışının benimsendiğini görmekteyiz. Ordu-devleti ise devletle ordunun bir bütün halinde ele alındığı sistem olarak basitçe tanımlayabiliriz. Nitekim Türk devletlerinin tamamı savaşçı niteliklerini korumuşlardır. Kuruldukları bölgelerde sürekli bir tehdit altında olmuşlar daha önemlisi ülke sınırlarını genişletme çabası içersinde olmuşlardır. Toplumumuzun büyük çoğunluğu tarafından kabul gören “Her Türk asker doğar.” anlayışı ordu-devlet yaklaşımının günümüz Türkiye’sinde de kabullenildiğini göstermektedir.
Konuya farklı bir açıdan yaklaşarak, Türklerde devlet ve din işleri münasebetine kısaca değinmek istiyorum. Genel itibarıyla Türklerin tarih boyunca din işlerini devlet işlerinden ayrı tuttuğunu söyleyebiliriz. Başta Göktürkler olmak üzere İslamiyet öncesi Türk devletlerinde inanılan din olan Gök Tanrı dininde devlet işlerinin din işlerinden ayrı tutulduğunu söyleyebiliriz. Burada devleti ilgilendiren kararların alındığı toy adlı meclislerde dönemin en büyük din adamı sayılan kişi sadece danışma birimi konumundaydı. Alınan kararlardaki temel dayanaklar örf, adetler ve hakanın tasarruflarıydı. İslamiyet sonrası kurulan başlıca Türk devletleri olan Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti’nde de laik bir yapının ağırlık taşıdığını görmekteyiz.
Fakat bunların içersinden Osmanlı Devleti’nin kısmen veya zaman zaman anti laik bir nitelik arz ettiği söylenebilir. Öyle ki Gazi Mustafa Kemal 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı konuşmasında şöyle bir ifadede bulunmuştur: “1453 zaferini ulusumuza armağan eden zihniyet, matbaanın yurdumuza girmesine karşı olan anti laik kesime karşı direnememiştir.” Osmanlı içindeki bu gerici kesim imparatorluğu çöküşe sürüklemiş, tanzimatla beraber batının taklitçiliği yapılsa da artık çok geç olmuştur.
Son olarak her ne kadar özgürlük yanlısı ve demokrasi aşığı olsam da devletin kestiği parmak acımaz diyerek yazımı sonlandırmak istiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)